6 Aralık 2016 Salı

KADER OKUMAK



KADER OKUMAK


Kader okunur mu? Kader okunabilir mi? Tabi ki okunur…

Kader alenidir…

Çünkü olmuşçadır, bitmişçedir, bilinircedir…

Peki…

Nasılca okunur, bilinir kader?

Falla mı, gözle mi, ayın bakış yönüyle mi?

Evet, hepsiyle ve daha niceleriyle…

Sonuçta kader bütüncedir…

Peki, kaderi okumak mümkün mü?

Kaderi (tanımlı, birine özel, "the" takılı olan kaderi) okumak mümkün mü?

İşte burada durmak lazım…

Bu anca yoruma girer…


Okyanus "kader" içinde, damla olan "kaderi" okumak, samanlıkta iğne aramak değil daha da beteri, okyanusta damlayı aramak gibicedir…

İşte genelde özeli aramak, tanımlamaktan sonsuz mikron daha zordur, olumlu ihtimalsizdir kaderi okumak…

Eee,  bunun da erbabı vardır elbette…

Zamandan kopuk yerden, yerden öteler…

Elbette ki şablon kaderi okumak ezbercedir…

Ama şablon kaderi, genel kaderin içine adapte edince, "doğrunun- yer & zaman- deviniminde "gereği" olması gibi, tümün tekilcesi olur "the kader"…

Kader okuyanlar "bildikli", kaderi okumaya çalışanlar "bilgiçlerdir".
Aralarındaki fark?

"Ay tutulması" ile "aya tutulanlar" arasında olduğu kadarcadır…




(NİSAN 2014 / ARMUTLU)

ÖZLEM

ÖZLEM


Özleyen "Yaradılan", …

Özlenen "Yaradan"-dır…

Özlem, tamdan parça olmaktandır…

Ayrılık, ilk patlamada -savrulma- azat olmuştur…

Kavuşma, son patlamada -kıyamet- kabul olacaktır…

Kavuşmaya kadar, özlem " Sarı Çiçekle, Tebriz-i Şems" ile giderilmeye çalışılacaktır…

Kavuşmaya özlem; yatılacak, kalkılacakla olmuyor, secde ile oluyor, Sen "Rabbimsin", ben "Kulunum” demekle oluyor…

Özlem nasıl giderilir?
Özlem nerde giderilir?
Özlem ne zaman giderilir?

Bir karıncanın yürüyüşünü, bir yunusçuğun uçuşunu, bir sazanın yüzüşünü izlemekle…

"O" vardır o yürüyüşte, o uçuşta, o yüzüşte…

Ondandır ki, asıl dini tv programlar "belgesellerdir"…

Okuduklarını aktaran din adamlarının anlatımlarını yayınlayan programlar değil…















(MART 2014 / KOZAKLI)


FORMATLI YAŞAMAK...

FORMATLI YAŞAMAK...


İnsan, insan kadardır…

Algı gücü, algı yorumlaması, algıya tepkisi insancadır…

İnsan, bu insancalığının farkında olmadığında aklı ile büyülenir, hatta aklına taparca olur…

Oysa akıl tedbirler şablonunu belirlemekten daha ileri değildir, akıl kıyas ile tecrübeler bileşeninin muhakemesel ürünüdür.

Tecrübeler de yalnızca insanın değil, insanlığın da birikimi ile oluşmuştur: Bu toplam birikim atasözlerinden, deyimlerden, destanlardan, filmlere, romanlara, denemelere, veciz sözlere, yaşanmış tüm hayatlara kadar geniş bir yelpazede dağınıktır.
Bu zengin dağınıklığın pınarı kutsal kitaplardır.

İşte insan, pınarından, imkan bulamamışsa akardan bazı şablonlar oluşturarak hayatını formatlamalıdır, tüm hayatını formatlayamıyorsa da gözlenebilir hayatına bu formatı mutlaka atmalıdır. Gözlenebilir format alanları devlet, izlenebilir olanı toplum, gizlenemez olanı ise din sorgulamasıdır.

Devlet gözler, suç görürse ceza verir; toplum izler, kendine uymazsa dışlar, din ise bildikli içseldir,  harama girince günahlar.


İnsan, bu üçgen sınır içinde formatlı yaşamalıdır.

İnsan havadır, devlet ateştir, devlet mesafeli olmayanı yakar; devletin karşısında olmak insan ferdiyetçiliği aleyhinedir, muhatapsızlıktadır,  ona çarpmamak lazım.

Toplum sudur, sel olmadığı sürece sosyal gerekliliktir içinde olunmalı, onu havalandırmalıdır.

Din topraktır, sadık yardır bu havaya;  ama bir gün gelir, içine alır, sarar sarmalar.

Devlet ateşi buharlaştırır, toplum suyu kendine katar, din toprağı ürünleşir; insan havası ile…

İşte akıl bu üçgen içinde yaşam alanı aramalı hacim esnek hava özelliği ile…







(ARALIK 2013 / EYÜP)

HUZUR & MORAL

HUZUR & MORAL


Huzur…

Huzur, kendin olabilecek tarzda bir hayat sürdürebilmektir…

Ama ki günümüz hayatı hayatlar etkileşiminden oluşmaktadır…

Bugünkü anlamda huzur - ki bu tanım resetlenebilirlik özelliğini kaybetmiş, aslından uzaklaşmış bir tanımdır-:

Sağlık, mutluluk, başarı kenarlı sürdürülebilir dengeli üçgeninin sabit açısallıkta hacimsel toplamıdır.

Bu üçgenin açılarını eşit tutmak mümkün değildir. Ama bu açılar, bazı kenarları yok edecek şekilde zorlanırsa, işte o zaman huzur kaybolur.

Hatta dairesel yaşam ile açıların dik ortayı olan moral de sıfırlanır.

Sonuçta moral, yarınından emin olmak, en zayıf kabulü ile yarını görebilecek kadar asgari verilere bulunmaktır.

Moral yoksa,  açısallık da yoktur.

Moral, “kendi elinde olmayan gelişmelerin varlığına inanmak, sert

dalgaya karşı koymak yerine dalganın bir parçası olabilecek kadar hayata tutunabilme ihtimaline sahip olma” tanımlanırsa, hiçbir zaman kaybedilmez. Aksi takdirde –yaratılmış- değil, -yaratan- olma iddiası söz konusu olabilir ki bu varlık yanılgısının acımasız sonucu olan tepkiye duyarlı, etkiye yetisiz  yokluluğa yolculuğun başlangıcıdır.

Huzurun temeli moral, moralin esası bir bütünün parçası olduğu gerçeği ile şükürlü yarınından-Yaradanından- emin olmak, sahipli olduğuna kanaat etmektir.

Aksi durumlar “belayı çağırır, belaya davetiye çıkarır”,  teslim olunmadıkça dalgalar vurmaya başlar, oysa dalganın bir parçası olunduğunda ne kendini inkar edersin ne de yaratılışla boğuşursun.

Ama ki çoğumuz yaratılışla boğuşmakta, kendimizi ikrar edeceğiz diye inkâr etmekteyiz.

Aslında kendimiz; O-ndanız, O-nunuz, O-ndayız, O-nunlayız, O-nayız, O-yuz





(KASIM 2013 / HALKALI)

HAK YEMEK...

HAK YEMEK...


Konumuzla ilgili bilinen üç hak vardır…

Kendi hakkın, başkasının hakkı, Allah'ın hakkı…

Kendi hakkını yiyen; nefsine zulmetmiş olur.

Başkasının hakkını yiyen, günah işlemiş olur.

Allah'ın hakkını yiyen farzı terk etmiş olur.

En hafifi üçüncüsü, en ağırı ikincisi, en anlaşılmazı ise birincisidir.

İman etmeden Allah'ın hakkı yenemez, çünkü iman etmeyen küfür içinde olduğundan muhatap alınmaz.

Kendi hakkını yiyen, ruhuyla bedeni, aklı ile fikri arasında çelişkiler dolayısı ile yeterince acınacak zulüm altındadır.

İki hakkı basitçe geçtikten sonra, en ağır yaptırımlı azgınlık olan -başkasının hakkı- üzerinde duralım:

Devletin yasaklarını çiğnersen, hakkını yersen (tespit edilirse) suç işlemiş olursun, (yakalanırsan) cezasına katlanırsın.

(Yeterince güçlü ve-veya ahlaksız isen), toplumun hakkını yersen

ayıp etmiş olursun, bireyler tarafından (güçleri yeterse ve-veya samimi olacak kadar güçlülerse) dışlanırsın.

Başkasının -tekilin, tümelin (insanın, hayvanın,bitkinin;canlının-cansızın)-  hakkını yersen, mutlaka (yazıcılarca tespit ve not edilir) günah işlersin, (tabi ki de gücü yeter) Allah'ın huzurunda, hak sahibine hesap vermeye (mutlakla) davet edilirsin.

Hakkını yesinler, ama asla hak yeme, bunun hesabı o kadar ağırdır ki bu dünyadaki oluşum onu barındıramadığından, bu hesap sonsuz hayatın beşiği olan ahrete bırakılmıştır.

Kul hakkı ile oraya gidilmez, almazlar,  araflarlar…










(EKİM  2013/ TARBLUSGARP)

ÇAĞ HASTALIKLARI

ÇAĞ HASTALIKLARI


Her çağın konumlandığı bir zaman-mekan vardır.

Bu zaman-mekan galaksilerin yakından uzağa aldığı etkileşme dolayısıyla tepkileşme pozisyondur.

Bu pozisyon yokluktan-varlığa, varlıktan-yokluğa akmaktadır.

İşte bu pozisyon çağı oluşturur.

Her çağın baskın bir karakteri  vardır.

Bu karaktere medeniyet denir.

Bu karakter kızamık, kabakulak gibi pozitif hastalıktır.
- Yalnızca bu tip hastalıklar, testi geçemeyenleri boşluğa aldığı zamanlar göreceli negatiflikte algılanabilir, sonuçta doğa sosyoloji gibi algı üzerine değil gerçek üzerine kuruludur.-

Medeniyet insanın, insanlığın değil bu pozisyon döngüsünün ürünüdür.

Fertler, topluluklar hatta milletler sonuçta insanlık mutlaka çağın karakterine uyum sağlar.


Bu hastalığa yakalanmamak, ileri de o toplumun bağışıksızlıktan dolayı daha  zor iyileşme süreçli ve zamansız hastalıklara yakalanmasına sebebiyet verir.

Örneğin, belli bir çağın “milliyetçilik” hastalığına yakalanmayan toplumlar, diğer toplumlar ferdiyetçiliğe geçerken, atladıkları (atlatıldıkları) bu süreci yaşamamışlıktan dolayı büyük acılar çekerler, çekmektedirler.

Çağ hastalıklarının yaptırımları ciddi debide sert akıntılardır.

Akıntıya karşı koymak, çırpınmaktır, yorgunluk, panik dolayısı ile de yok oluşla da sonuçlanabilir.

Oysa akıntıya paralel yüzmek, gereğinde küçük açılarla istikamete yönelmek pozitif gerekçeli bir tercih hatta gerekliliktir.

Çağ hastalıkları, hayatın kendisidir, hayat mikro gerekleri ile zamanında yaşanmalıdır, atlamalar ergin yaşta çocukça, olgun sezonda ham davranışlara sebebiyet verir.

Sonuçta normal-anormal davranış yoktur,  yanlış yer ve-veya zamanda yapılan davranış vardır…



(EYLÜL 2013/ BULGARİA)

RIZK

RIZK


Rızk , canlı ve cansız varlıkların kainatla bütünleşmeleri sürecinde kendileştirip tekrar kainata aktardığı atomik varlıklardır…

Bu varlıklar rızk tanımı ile katı, sıvı, gaz moleküler yapılarında alınır ve yinelenmemiş yeni varlıklar olarak, tekrardan rızk olmak üzere ana katıya (toprak), ana sıvıya (okyanus) ve ana gaza (atmosfer) sonuçta boşluğa-uzaya (hiçlik) bırakılır…

Rızık, "Yaradanın" garantisi altındadır…

Var olan yok, yok olan yok…

Yoktan var olmuş olanlar var, vardan yok olmuş olacaklar var…

Sonuçta insana emredilen rızkını tanımlanmış kurallar çerçevesinde aramaktır, ama bulmak değildir.
Bulmak, onun çabasına takdir edilmiş sonuçtur.

Çünkü bulmak çalışmakla olmaz nasiple olur, bulup da kendileştirmek de nasiple olmaz kısmetle olur…

Bize emredilen kazanmak değil, çalışmaktır…


"Çalışıyorum da ne oluyor , kazancım yok." demek , büyük resim algısından kısmetsiz olmaktır… 
Huzurlu ( sağlıklı +mutlu+başarılı) olarak sonu olan sürgün hayatını sürdürebilmek en büyük nasip, sevmek en büyük kısmettir…

Yoksa rızkın peşinde olma adı altında nasibin ötesini ummak, biriktirmek hırsında ısrar etmek “Yaradanın kısmet tek yetkiliğini ve rızk garantörlüğünü “ inkar etmektir,  dolayısı ile hamallıktır…

Hamallar başkaları için taşırlar…










(AĞUSTOS 2013 / MASLAK)